3 Ekim 2019 Perşembe

CHANG K'İEN: "BATI ASYA'DA ÇİN'İN ÖNCÜSÜ"


Chang K'ien (Zhang Qian, Çang K'ien) , Eski Han Hanedanlığı döneminin en önemli generali ve kaşifidir. Batı Han Hanedanlığı döneminde yaşamış olan bu kaşif Çin'in Batı Asya'ya açılmasında önemli bir rol oynamıştır. Chang K'ien’in bu yolculuğu şu şekilde başladı:

Batı Han Hanedanlığı'nı zirveye çıkaran lider Han Wudi (MÖ 1656-87) [1], Xiong-nu'ların (Hiong-nu) zaferleriyle daralmış olan hanedan sınırlarını bu durumdan kurtarmak için çevresinden ittifak arıyordu. Ancak bu durum çevresindeki barbar kavimlerden hiçbirinin umurunda değildi. İmparator, Lung-si (Kansu,  Gansu) tarafına yerleşmiş olan bir kavimin Xiong-nu'lar tarafından batıya sürüldüğünü öğrenmişti. Bunun üzerine Wudi, hem Yüe-chi adındaki bu kavmi bulmak hem de bu kavimle birlik olup Xiong-nu'ların üzerine giderek onları yok etmek için askeri bir memur olan Chang K'ien’i görevlendirdi. Chang K'ien, Yüe-chi elçiliğine gönüllü bir üye olarak katıldı. K'ien, güçlü bir fiziğe sahip, büyük ve güvenilir ayrıca güney ve batıdaki yabancı kabilelerde popüler bir adamdı.


Chang K'ien, Chenggu, China

Batı Han İmparatoru Wudi

Chang K'ien, yolculuğun başında Xiong-nu ülkesini geçerken Xiong-nu'lar tarafından esir olarak ele geçirildi. Bu esir halinden kurtulması 10 yıldan fazla bir zaman aldı. Hatta esirken yerli bir kadınla da evlendirilmişti. Bu on yıllık esaret dönemi her ne kadar zorlu gözükse de Chang K'ien için Xiong-nu'ların sistemini ve organizasyonunu öğrenmek bakımından faydalı olduğunu söylersek herhalde yanılmış olmayız. 

Chang K'ien, Xiong-nu'ların elinden kaçmayı başardığında ülkesine dönmek yerine kendisine verilen görevi unutmamış, görevini tamamlamak ve Yüe-chi'ler ile ilişki kurmak üzere seyahatine devam etmiştir. Yüe-chi'lere ulaşmayı başaran Chang K'ien, ne yaptıysa istenilen ittifakı Yüe-chilere kabul ettiremedi. Hayal kırıklığına uğrayan Chang K'ien, dönüş yolunda Xiong-nu'lar tarafından tekrar ele geçirildi. Xiong-nu'ların kendi iç mücadelelerini fırsat bilen Chang K'ien, Xiong-nu'ların elinden tekrar kaçmayı başardı ve yaklaşık 13 yıl sonra MÖ 126'da Çin sarayına geri döndü. İmparator, Chang K'ien'i bir "Ta'i-ching-ta-fu" yani "İmparatorluk Kahyası" olarak atadı.


Chang K'ien'in MÖ 138'de İmparator Wudi'den ayrılması. Mogao Mağaraları duvar resimleri


İmparator Wudi'nin istediği olmamış, Xiong-nu'ların bozkır federasyonundaki gücünü kontrol etmek için bir ittifak bulamamıştı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Chang K'ien'in esaret dönemi boyunca gezdiği yerler, zaman geçirdiği halk ve kültürlerle ilgili önemli bilgilerle geri dönmesi oldukça önemlidir. 

Chang K'ien'in en önemli özelliği Çin ile batıda bulunan ülkeler arasındaki ekonomik, diplomatik ve kültürel iletişimi açmış olmasıdır. Ayrıca İpek Yolu'nunda gelişmesini sağlamasıdır. Batıda bulunan ülkeler ile ilişkilerini geliştirmesinde İmparator Wudi'ye büyük katkı sağlamış ve yeni izlenimlerin oluşmasında önemli katkıları olmuştur. Chang K'ien, Fergana Vadisi (Özbekistan), Bactria (Afganistan), Soghdiana (Özbekistan) , Parthia (İran) gibi bölgelerde bulunarak bu devletlerle diplomatik ilişkiler kurulmasını sağladı. Karşılıklı olarak yeni ırk atlar, mal, düşünce, bitki ve sebze (üzüm, ceviz ve yonca gibi) alışverişleri yapıldı. Chang K'ien ayrıca Çin'i Helenistik kültürle temasa sokmuştur.  J.P. Roux, Chang K'ien'in Çin'in Orta Asya politikasını başlatan kişi ve İpek Yolu'nun simgesi olduğunu söylemektedir.
Çin'in Chenggu (Shaanxi) eyaletinde 114 yılında hayatını kaybetmiş olan Chang K'ien, Çin'e kazandırdığı tüm bu özelliklerle Çin tarihinde önemli bir kahraman olarak görülmektedir.


[1]  Wudi kelimesi 'Savaşçı İmparator anlamına gelmektedir. İmparator olmadan önceki adı Liu Che'dir.
KAYNAKLAR: 
YOLAÇ, C., 2016. Herkes İçin Çin Tarihi 'Siyaset, Kültür ve Medeniyet', Olasılık Yayınları, İstanbul.
ROUX, J.P., 2006. Orta Asya Tarih ve Uygarlık, Kabalcı Yayınevi, İstanbul.
HIRTH, F., 1917. "The Story of Chang K'ien, China's Pionerr in Western Asia: Text and Translation of Chapter 123 of Ssi-Ma Ts'ien's Shi-Ki", Journal of the American Oriental Society, Vol. 37, pp. 89-152.
WU, D., 2013. Zhang Qian: Pioneer Explorer of the Route to the West, The Epoch Times. (https://www.theepochtimes.com/zhang-qian-pioneer-explorer-of-the-route-to-the-west_309525.html)
https://www.britannica.com/biography/Zhang-Qian

Han İmparatorluğu hakkında bilgi için bakınız:
Wang, Xiaoyan & Jinsuo Zhao. 2012. “The Cultural Exchange Between Sino-Western: Silk Trade in Han Dynasty.” Asian Culture and History. 4, no. 1.
Wood, Francis. 2002. The Silk Road: Two Thousand Years in the Heart of Asia., Cambridge: Cambridge University Press.
Liu, Xinru. 2010. The Silk Road in World HistoryOxford: Oxford University Press.
Yiping, Zhang. 2005. Story of the Silk RoadBeijing: China Intercontinental Press.


28 Temmuz 2019 Pazar

ZİHNİYET KURBANI BİR MAHKUM SANATÇI: SERGEİ PARAJANOV


Sergei Parajanov ismini ilk defa tesadüfen gittiğim Pera Müzesi'nde duydum. Pera Müzesi tarafından 13 Aralık 2018-17 Mart 2019 tarihleri arasında gerçekleştirilen Sergei Parajanov sergisini, bitmesine son bir gün kala gezdiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Çünkü Parajanov'un görsel sanatlar açısından önemli olan eserleri, Türkiye'de ilk kez sanat severlerle buluşmuştu. Kim olduğunu bilmediğim ancak öğrendiğimde kelimenin tam anlamıyla "aşık" olduğum  bir sanatçı oldu kendisi. Lafı çok uzatmadan Sergei Parajanov ve sanatı hakkında biraz bilgi yolculuğuna çıkalım mı? Hadi gelin! 

Sergei Parajanov, Sovyet sinematografisi dünyasına değişiklikler getiren bir film yönetmeni ve Ermeni kökenli bir sanatçıdır. Parajanov, 20. yüzyılın benzersiz ve şaşırtıcı sinema tarzı ile tüm dünyada birçok insanın kalbini kazanmakla birlikte birçok insanın özellikle hükümetin reddettiği bir sanatçıydı. 

9 Ocak 1924'te Tiflis'te [1] doğan sanatçı, orta öğrenimini Tiflis'te tamamladı ve 1945'te Avrupa'daki en iyi film okullarından biri olan VGIK'in [2] yönetmenlik programına girdi. 1952'de Kiev'deki Alexander Dovzhenko Film Stüdyosu'nda film yönetmeni olarak çalışmaya başlamasıyla sinema hayatına giriş yaptı. 

Sergei Parajanov (solda) ve babası (sağda)
Sergei Parajanov, Sovyetler Birliği Hükümeti ile muhalif görüşleri nedeniyle ciddi sorunlar yaşadı. Tüm bu sorunlara rağmen sanatını icra etmekten çekinmeyen Parajanov, dört yıllık hapis hayatında bile yeteneğini ve fikirlerini ortaya koymaktan kendisini alıkoymadı. Onun bu muhalif tavırları, hükümet tarafından onaylanmadı. Film yapmasına izin verilmeyen sanatçı, başka alternatif olarak  hapisten sonra, “Film yapmama izin verilmedi ve kolaj yapmaya başladım.” diyerek kolaj çalışmalarına başladı. Parajanov'un kolajları, döneminin sanat üslubundan oldukça farklı ve kendine özgüdür. Konu olarak insan yaşamında önemli olan özgürlük, aile, din, kültür gibi konuları ele almıştır. 800'den fazla kolaj, çizim ve minyatür bebek benzeri heykeller yapmıştır.

Parajanov'un çalışmalarını hapishaneye girmeden önce, hapishanede iken ve hapishaneden sonrası olarak üç döneme ayırabiliriz. Hapishaneye girmeden önceki çalışmaları, daha melankolik ve renksizdir. Ölüm, cehalet ve sıkıntılı hayatı temsil eden eserleri vardı. Hapishane çalışmalarında Parajanov, kadın, balıklar, kırık kanatlı kuşlar ve melekler çizmeye başladı. Balık, kırık kanatlı kuşlar ve melekler belkide dört duvar arasındaki esaretinin olumsuz yansımasıydı ki renklerindeki cansızlık bunu yansıtıyordu. Hapishaneden sonraki çalışmaları ise daha canlı ve parlak renkleriyle, olumlu bir hissiyat uyandırmaktaydı. 

El yapımı oyun kağıtları (Ortachala Hapishanesi, Tiflis)




Hapihanedeki hemşire

Adem ve Havva


Parajanov'un Son Akşam Yemeği


Parajanov için her şey malzemedir. Arkadaşlarından ve yakınlarından topladığı her türlü malzemeyi bir sanat eserine çeviriyordu. Ortaya koyduğu eserlerine baktığımızda sembolizmi kullanarak tam anlamıyla obje sanatı ustasıdır. Kolajlarında da sıkça kullandığı objelerin her biri birer semboldür. Bu objelerin neyi simgelediğini kesin olarak bilmiyoruz. Ancak Parajanov'un hayatına bakarak günümüzde bir yorum yapılabileceğini düşünüyorum. Örnek olarak Parajanov pek çok kez Da Vinci'nin meşhur portresi "Mona Lisa"yı çalışmalarında kullanmıştır. Herkesin ahenkle baktığı kusursuz portrenin bölümlerini farklı şekillerde kullanarak hiçbir şeyin kusursuz ve mükemmel olmadığını göstermek istediğini varsayabiliriz. 





Parajanov'un kolajlarına baktığımızda filmler Ukrayna, Ermenistan ve Gürcistan sineması üzerinde büyük etkisi vardır. Ukrayna'da çektiği henüz üslubunun oturmadığı sekiz film önemlidir ancak dokuzuncu, 1964 yapımı filmi Tini Zabutykh Predkiv (Unutulmuş Ataların Gölgeleri) ile çalışmasında radikal değişiklik göze çarpmaktadır. Kendi ifadesiyle “Dokuzuncu filmim Tini Zabutykh Predkiv (1964) idi. İşte tam o zaman ana konumu, ilgi alanımı bulmuştum: insanların yaşadıkları problemler. Etnografya, Tanrı, aşk ve trajedi üzerine yoğunlaştım. Edebiyat da sinema da benim için bunlar aslında.”


Bu film, sinemaya "Ateşin Atları" olarak giriş yaptı. Film, döneminde devletin benimsediği sosyalist gerçekçilikle çelişmekteydi. Hükümet, filmin değişmesini istedi ancak sanatçı bunu reddetti. Böylece Sovyet sinemasında kara listeye alındı.

Unutulmuş Ataların Gölgeleri film afişi


1968'de Sayat Nova (Narın Rengi) filmini çekti ve 18. yüzyılda yaşamış büyük Ermeni şairi Harutyun Sayatyan'ın[3] hayatını sinemaya kazandırdı. Film uygunsuz içeriği nedeniyle Sovyet Hükümeti tarafından yasaklandı. Parajanov, filmin adını Narın -veya Narların-Rengi olarak değiştirdi. Dönemin önemli yönetmenlerinden biri olan Mikhail Vartanov:


"Griffith ve Eisenstein'in önerdiği film dilinin yanında dünya sineması Narın Rengine kadar devrim niteliğinde yeni bir şey keşfetmedi." diyerek filmi desteklemiştir.

Film birçok dile çevrilerek yayınlanmıştır ve sembolizm açısından oldukça zengin bir yapımdır.

Narın Rengi film afişi



Harutyun Sayatyan

Yönetmen Mikhail Vartanov (solda) ve Sergei Parajanov (sağda)

Narın Rengi filminden

Pera Müzesi sergisinde Parajanov'un kolajları, üzerinde halılar olan zemindeki televizyonlarda gösterilmişti. Kolaj gösterisinin etkili olabilmesi için Parajanov'un kolajlarında kullandığı müzikler yüksek sesle odaya yansıtılmıştı. Kolajların bulunduğu odaya girdiğimde ciddi söylüyorum ürpermiştim ve aynı zamanda heyecanlanmıştım. Tabii ki sergiden sonra bu iki filmi izledim. Sizinde izlemenizi tavsiye ediyorum çünkü daha önce izlediğiniz filmlerden çok farklı. Özellikle Narın Rengi filmini izledikten sonra durup birkaç gün hayatı sorgulayacağınızdan eminim. 

Pera Müzesi kolajların sergilendiği oda

Parajanov'un filmleri Mar del Plata Film Festival'inde, İstanbul Uluslararası Film Festival'inde, Nika Ödülleri'nde, Rotterdam Uluslararası Film Festivali'nde, Sitges Uluslararası Film Festivali'nde, Sao Paulo Uluslararası Film Festivali'nde ve birçok festivalde çeşitli ödüller aldı.

Sanatçının sağlığı hapis yıllarında ciddi şekilde kötüleşti ve 1990 yılında Ermenistan'da akciğer kanserinden yaşamını yitirdi. Sergei Parajanov, döneminde çarpıcı, değişik ve özgün üslubu ile ses getiren bir sanatçı olması ayrıca muhalif bir sanatçı olarak hükümet tarafından kısıtlanan ancak yine de fikirlerini ve sanatını malzemelerle korkusuzca yansıtıyor olması nedeniyle değerli, bilinmesi gereken bir sanatçıdır. Parajanov'un eserlerinin hepsi hayatını kaybetmesinden bir yıl sonra Ermenistan'da avlulu, iki katlı bir binada "Parajanov Müzesi"nde sergilenmektedir. Pera Müzesi'nin katkısıyla Ermenistan'dan İstanbul'a getirtilen sanatçının eserlerini tekrar görmek ne zaman nasip olur bilmiyorum ama eğer bir kez daha böyle bir fırsat olursa mutlaka gitmenizi tavsiye ediyorum. Yazıyı Ara Güler'in çektiği Sergei Parajanov fotoğraflarıyla sonlandırıyorum. Umarım beğenirsiniz...






Kaynak ve dipnotlar
  • [1] Tiflis hakkında daha çok bilgi için; Mustafa Aydın, "Tiflis", İslam Ansiklopedisi, cilt: 41, s. 150-153, İstanbul, 2012; Yücel Dağlı, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Yapı Kredi Sanat, cilt: 2, s. 160, İstanbul, 2005; Ali İhsan Bilgili, “Osmanlı ve Safevi Hâkimiyetlerinde Tiflis (XVIII. yüzyıl)”, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, sy. 21, s. 22-62, İstanbul, 2009. 
  • [2] VGIK, dünyada sinematografi eğitimi veren en eski enstitüdür. 1919'da Vladimir Gardin tarafından kuruldu. Moskova, Rusya'da bulunur.
  • [3] Harutyun Sayatyan ya da bilinen adıyla Sayat Nova - 18. yüzyıl ünlü Ermeni şair ve halk ozanı. Eserlerini Ermenice, Gürcüce ve Azerice olarak yazmıştır. Günümüze ulaşan şarkılarının çoğu Azericedir; Pars Tuğlacı, Ermeni Edebiyatından Seçmeler, Cem Yayınevi, İstanbul, 1992.
  • Parajanov Sarkis İle, Pera Müzesi Yayınları, İstanbul 2018.

28 Mayıs 2019 Salı

DIDO ELIZABETH BELLE: KÖLELİK VE ADALET


Dido Elizabeth Belle, Haziran 1761'de Londra'da doğdu. Dido'nun babası bir kraliyet deniz subayı olan Sir John Lindsay idi. Muhtemelen annesi de bir köle olan Afrikalı bir kadındı.  Ancak bu iki yetişkin evlenmemişti. Dolayısıyla Dido, gayri meşru olarak doğan bir kızdı. Yüzbaşı Lindsay, Batı Hint Adaları'nda 18 ay geçirmişti ve Belle'nin annesi Maria, Yüzbaşı Lindsay'ın gemisi tarafından yakalanan kölelerden biri olabilirdi. Yazar Paula Byrne, Dido’nun annesinin tecavüze uğradığına ya da baştan çıkarıldığının açık olmadığını, Lord Mansfield’in yeğeninin gemisine alındığını; burada hamile kaldığını ve tarihi kayıtlara göre Dido’yu doğurmak için İngiltere’ye getirildiğini söyler. Dido'nun annesi Maria Belle, daha önce Afrika'daki evinden zorla çıkarılmış ve Karayipler'e götürülmüştü. Sömürülen, yüzyıllar boyunca yaşamları ellerinden alınmış milyonlarca insan arasındaydı. Annesi ölmüş olan Dido, babası Sir Lindsay tarafından İngiltere'nin baş hakimi aynı zaman da Sir Lindsay'ın amcası Lord Mansfield'ın evine, Kenwood malikanesine götürüldü. 

Kaptan Sir  John Lindsay, Dido'nun babası ve Lord Mansfield'ın yeğeni

Lord Mansfield'ın Kenwood'daki malikanesi


Dido, Lord Mansfield'ın ailesinin bir parçası olarak kuzeni Lady Elizabeth Murray ile birlikte büyüdüler. Lady Elizabeth Murray, Lord Mansfield'ın başka bir yeğeniydi. Lady Elizabeth Murray'ın annesi ölmüş ve babası onu istemediği için Lord Mansfield'ın yanında kalıyordu. Yani Dido, hem bir arkadaşa hem de bir kardeşe sahipti.

İngiltere'nin baş hakimi Lord Mansfield


Ancak bu iki kız arasında bir fark vardı. Dido'nun siyahi olması onu aile içerisinde farklı davranılmasına sebep oluyordu. Dido, eve gelen misafirlere gösterilmiyor ve aile fertleriyle aynı masada yemek yiyemiyordu. Bunun sebebi Lord Mansfield'ın kişisel isteği değildi. Döneminde Londra'nın siyahilere yaklaşımından dolayıydı.  Dido'nun zamanında Londra'daki siyah insanlar, beyaz insanlarla aynı yasal korumaya sahip değildi. Birçoğu, Britanya'nın kolonilerinden dönen toprak sahiplerinin ve memurlarının köleleştirilmiş hizmetkarları olarak Londra'ya gelmişlerdi. Londra’da yaşayan 15.000’e yakın siyahilerin sadece üçte biri hizmetçi, müzisyen, işçi, denizci olarak ücretsiz çalışıyordu.

1760'lı yıllara kadar İngiltere'de köle ticareti doruğa çıkmıştı ve onu ortadan kaldırma hareketi de Dido'nun gençliği zamanında güçlendi. Adalet Bakanı Lord Mansfield, siyah ve beyaz insanlar arasındaki bu anlamsız ayrımı ve köle ticaretini desteklemiyordu. Londra'nın kurallarını ilk başta önemsemişti ancak yeğeni Dido'yu büyütürken daha fazla bu saçma ve ayrıcalıklı kuralları kendi evinde kullanmamaya başladı. 1772'deki Somerset davasıyla ilgili bir davada kölelikle ilgili birçok vakayı yargıladı. Köleliğin muhalifleri için büyük bir destek oldu. Onun için insan mal gibi alınıp satılamazdı. Çünkü insan paha biçilemezdi. Mansfield'ın Dido'ya olan ilgisi, kölelik hakkındaki kendi görüşlerini etkilemiş mi bunu bilemeyiz ama dönemindeki Zong davasında verdiği köle ticaretini onaylamayan kararı ile Londra'daki köle kavramının silinmesinde belki de ilk adımı atmış oldu. Davanın önemli sözleri şu şekildeydi:
"Fiat justitia ruat caelum"(Gök düşecek olsa da adaleti yerine getirelim)

Her iki kızın da “Baba” olarak adlandırdığı Lord Mansfield, bu kararını destekleyecek resmi bile yaptırdı. Genellikle tablolarda resmedilen siyahi insanların arka planda ve düşük statülü olarak resmedilmesini yıkacak bir tablo yapması için evine bir ressam çağırdı.

1770' lerin sonlarında bilinmeyen bir sanatçı tarafından boyanmış olan ancak Johann Zoffany'e atfedilen portrede kızlar Lord Mansfield’ın evi Kenwood’un Kuzey Londra’daki Hampstead kentindeki arazisinde gösteriliyor ve Kenwood’un sol alt köşesinde bulunan ünlü Aziz Paul Katedrali’nin bir görünümü var. 

Portre, zaman için son derece sıra dışıdır. Çünkü siyah kadın ve beyaz kadın bu tabloda eşittir.  Her ne kadar eşit gibi atfedilse de bu tablo bizce bütünüyle bir eşitliği göstermiyor. Nedeni de Dido'nun Lady Murray'ın bir arka düzlemine yerleştirilmiş olmasıdır. Ayrıca kıyafetlere bakıldığında Dido'nun kıyafeti Lady Murray'ın aksine parlak fakat gösterişten uzaktır. Takılara baktığımızda Dido'nun bir adet inci kolye, Lady Murray'ın ise iki adet inci kolye ile betimlendiğini görmekteyiz. Bir de Dido'nun başının kapalı olması ve Lady Murray'ın aksine elinde kitap yerine meyve sepeti tutması bu iki kızın çok da eşit olmadığını gösteriyor. Ancak Lady Murray'ın Dido'ya karşı destek verircesine dokunuşu ve her ikisinin de yüzündeki hoş gülümseme neticesinde bu iki kızın oldukça yakın olduğunu da bize gösteriyor. Bizce Dido, ne hizmetçilerden düşük derecede ne de soylu sınıfındanmış gibi yüksek bir mertebede resmedilmemiştir. Ama tablonun yapıldığı döneme göre yenilikçi ve dönemin Londra'sının siyahilere karşı düşmanca düşüncesinin yıkıldığını göstermesi açısından önemlidir. 

Bu tablo 1922'ye kadar Kenwood'daki evde kaldı. Tablo şimdi İskoçya'nın Scone Sarayı'nda, İskoçya'da tutuluyor. 2007'de Kenwood'da İngiltere'de köle ticaretinin kaldırılmasının 200. yıl dönümünü gösteren bir sergide (“Kölelik ve Adalet”) sergilendi.

Dido Elizabeth Belle'nin portresi ve Lindsay'ın kuzeni Lady Elizabeth Murray, 1778. Daha önce Johann Zoffany'ye atfedilen tablo.


Dido'nun babası ölümünden sonra ona büyük bir servet ve onu büyüten Lord Mansfield da 500 pound bıraktı. Hukukçu John Davinier ile evlendiğinde doğan üç oğlunun okul masraflarını ve evini bu servet sayesinde ödedi. Dido, Temmuz 1804' te 43 yaşında hayata veda etti. Torunları Londra, Hindistan ve Güney Afrika'da yaşadı.  Bilinen son soyundan olan büyük torunu Harold Davinier, Güney Afrika'da yaşadı ve 1975'te orada öldü.

Dido'nun Temmuz 1804'teki ölümünün mezar kayıtları

Bu sıra dışı hayatı konu alan Amma Asante'nin yönettiği 2014 yapımı film dönemi ve konuyu daha iyi anlamak için izlemeye değer. 






Kaynaklar: Gene Adams, Dido Elizabeth Belle: A Black Girl At Kenwood, Camden History Review, Vol. 12 (1984), sayfa 10-14.
Paula Bryne, Belle: The Slave Daughter and The Lord Chief Justice, Harper Perennial, England, 2014.
Chiristine Kenyon Jones, Ambiguous Cousinship: Mansfield Park and the Mansfield Family, http://www.jasna.org
Dido Elizabeth Belle Portre- BBC Fake or Fortune, https://georgianera.wordpress.com





23 Mart 2019 Cumartesi

Tarihte Kahve İçmek: Darüssaade Ağası Mehmed Ağa Sebili ve Sıbyan Mektebi

Tarihte Kahve İçmek: Darüssaade Ağası Mehmed Ağa Sebili ve Sıbyan Mektebi


Tarihte bir kahve içmek ister misiniz? Hadi gelin size Darüssaade  Ağası Mehmed Ağa’nın meşhur Divanyolu’nda 1580-81 yılında yaptırdığı sebil ve sıbyan mektebinde, bunu nasıl yapabileceğinizi anlatalım.
Öncelikle "Darüssaade" terimi nedir ona bakalım. Osmanlılar'da Darüssaade tabiri, yaklaşık 380 yıl padişahların ve ailelerinin ikametgahı olan Topkapı Sarayı'nın Harem Dairesi için kullanılmıştır. Padişahın özel dairesinin bulunduğu, hanımları, çocukları ve cariyelerinin yaşadığı bu yerin kendine has bir teşkilatı ve görevlileri vardı. Buranın her türlü hizmetiyle uğraşan ve Darüssaade ağaları denilen bu görevliler, padişaha ve ailesine yakınlıkları sebebiyle Osmanlı siyasi tarihinde önemli roller oynamışlardır.
Bu bizim Mehmed Ağa da sarayın Darüssaade ağalarındandı. 3. Murad'ın 1574 yılı Aralık Ayında tahta çıkmasından sonra Darüssaade ağalığına getirilen Mehmed Ağa, bu rütbeyi elde eden ilk "siyahi" ağa idi. Siyahi diyorum çünkü Mehmed Ağa, Habeşistan'da köleleştirilip hadım edildikten sonra Mısır beylerbeyinin sarayında bir süre kaldığı ve oradan Şehzade Selim'in sarayına gönderildiği bilinmektedir.

Dârüssaâde ağası Mehmed Ağa’nın Sultan III. Murad adına telif edilen Gence Fetihnâmesi’ni padişaha takdim edişini gösteren bir minyatür (TSMK, Revan Köşkü, nr. 1296, vr. 8b

Habeşi hadım Hacı Mehmed Ağa, o dönemde itibar bakımından Kapı Ağası’na denk bir konuma getirilmişti. Ortaya çıkan bu yeni durumun mimari alana da yansımasını görmekteyiz. Mehmed Ağa, muhtemelen ilk siyahi banilerdendi ve yine muhtemelen ilk vakıf eseri olan İmparatorluğun ve İstanbul’un en önemli konumunda,  Divanyolu’nda yaptırmış olduğu bir sıbyan mektebi ve sebil bulunmaktadır.
Ağa’nın bu yapısı, form olarak altı sebil, üstü sıbyan mektebiydi. Bu yapı Memluklara ait bir form olan sebil-küttabdan (sebil-mekteb) esinlenilmişti. 1582’de vakfedilen sebil mektebin kitabe tarihi 988’dir (1580-81). Necipoğlu, Mehmed Ağa’nın 1578’de Medine’de Memluklardan kalma bir mekteb ile sebili onarma izni aldığına dikkat çekerek ağanın İstanbul’daki yapısının bu tür eski örneklerden esinlenmiş olabileceğini belirtir.
Meşhur Divanyolu’nda bulunan bu yapımız kısa süre önce restorasyondaydı. Restorasyondan önce yapı sebil ve mekteb özelliğini yitirmiş durumdaydı.  IM Mimarlık Restorasyon Dekorasyon Şirketi tarafından yapılan restorasyonda yapı kurtarılmaya çalışılmıştır. Aşağıya restorasyondan birkaç fotoğraf bırakıyorum ki şimdiki hali ile kıyaslayabilesiniz.
 




Gördüğünüz gibi yapı kötü bir haldeymiş. Bu gibi yapılarımızı korumak için yapılan restorasyon projeleri herkes tarafından farklı şekilde eleştirilebilir. Kimine göre iyi, kimine göre ise kötü olarak değerlendirilebilir. Ancak ben bu yapıdaki restorasyon işlemini iyi olarak değerlendiriyorum. Ayrıca tarihi bir yapının da kullanılarak korunmasından yanayım. Tabi bu yapı günümüzde dönemindeki işleviyle kullanılmıyor. Yapı, şuan Mam Coffee tarafından cafe olarak işletilmekte.
Bir tarihi eser ancak bu kadar güzel kullanılabilirdi.  Ayrıca iç dekorasyonunu da beğeneceğinizden eminim. Mam Coffee’de kahvenizi yudumlarken tarihin içinde olduğunuzu hissediyorsunuz. Aslında sadece içtiğimiz kahvenin veya yediğimiz pasta diliminin öneminden çok bu tür aktiviteleri yaptığımız mekânların tarihini bilmemizin daha önemli olduğunu düşünüyorum. “Ben neredeyim ve burası neresiydi?” gibi soruları sormamız, meraklı olmamız, biraz da okumamız gerekiyor. Her gün önünden geçip gittiğimiz, “taş” diye nitelediğimiz onlarca yapının bize ne söylediğini duymuyoruz bile. Bazen hayatın hızına kendimizi kaptırmadan biraz durmak lazım. Durup dinlemek ve dinlenmek…
Cafe’nin iç dekorasyonun da kullanılan renkler çok hoş ve yapı malzemesinin de dönemine uygun olması da ayrı bir güzellik.
Cafe’nin üst katında grupça veya çift olarak oturabileceğiniz şirin koltuklar, pembe renkleriyle tuğla malzeme ile uyum sağlamış gözüküyor. Kahve olur da kitap olmaz mı demeyin Mam Coffee bunu da düşünmüş ve cafeye bir de küçük kütüphane eklemiş.
Cafenin fiyatlarına gelecek olursak… Bence mekânın konumuna ve tarihi yapısı olmasına karşın fiyatlar öğrenciler için çok uygun. Üniversite öğrencilerinin dersten çıktıktan sonra takılabileceği, hoş sohbetlerin yapılabileceği ve güler yüzlü personellerin olduğu hoş bir mekân. Bir de tarihi bir yerde takılmakta cabası… Aşağıya cafeden fotoğraflar bırakıyorum. Umarım ziyaret eder ve beğenirsiniz…









Kaynaklar: DİKİCİ, A.E., 2016. Osmanlı Mimarlık Kültürü, Kubbealtı Yayınları, İstanbul.
NECİPOĞLU, G., 2013. Sinan Çağı, İstanbul Bilgi Üniversitesi, İstanbul.
TEZCAN, B., BABİR, K.K., 2007. İdentity And İdentity Formation in the Ottoman World: A Volume of Essays in Honor of Norman İtzkowitz, Center for Turkish Studies at the University of Wisconsin.